(via spookyhome)
(via spookyhome)
(via spookyhome)
home of Ylava Skarp in Leksand, Sweden. Her stunning house was recently featured in Swedish magazine PLAZA Interior.
(via spookyhome)
PAPUR: ONUN UCU KIRIK, ONU ALMA DEDİ ANNESİ VE BEN RAFTA KALDIM
Nefes alır gibi dairesel genişleyen iklimlerin kurbanı olmuş bir şehre sıkışıyorum. Nefes alır gibi mucizevi ve ne kadar da basit bu yeniden ve yeniden dirilişler. Güzel diye yürüdüğüm yolların kedileri de uçuşmuyor artık karanlık sabahlarda. Elinde yırtık mutluluğuyla sağa sola yıkılarak yürüyen…
Kaçalım-*
Bir kız geçiyordu; üstünde kırmızı bir elbise.
Başka niyetlerle, sükunla, başı önde.
Güzel.
Kaçalım.
Dağlar varmış o eflatun bayırların ötesinde.
Geride bırakılmışlar şehrinin de kenarında köşesinde.
Ovalar varmış oval.
Başka şekiller de varmış, olmayan geometride.
Kaçalım.
Bir parça kağıt arıyor iç cebimdeki bayatlamış tütün.
Şapkamdan ayakkabıma kadar sarhoşum yine büsbütün.
Nefes alalım seninle değişiklik olsun diye.
Oksijen senin için, benim için.
Bir bekleyiş türküsü çınlıyor kulaklarımda
İçin için.
İçelim.
Ayağımızı kaydırmaya çalışıyorlar burada.
Gelmişler ta nerelerden.
Sırf bunun için.
Örnek bir insana benzetelim dış benliklerimizi.
Kaçalım.
İçimizde yaşlanmış, deli martılara uçakla uçalım.
Sen temmuz ol ben lacivert olayım.
Kapanmış yaralarımızı bıçakla açalım.
Sen düşünce ol, ben pasifizm.
İntihar edelim makarasına.
Sen pasiflora ol, ben deneysel alman sineması olayım.
Kaçalım.
İçimizdeki ahlak kırıntılarını kitaplara gömelim.
Yüzerek gidelim denizi olmayan yerlere.
Güzerek,
Yazarak,
Kışarak gidelim.
Koşarak gidelim
Kaçalım.
Zaten burada sevmediğim ilaçlar atıyorlar içkime.
Git anandan, babandan da müsade iste;
Biz kaçalım…
insancıklar demiştik ama…
Asırlar öncesinde, altmış saniyenin birlik olup vücuda getirmediği bir dakikanın kıymetini bilmeden yaşar yaşar ölürlermiş insancıklar. Kinden, hırstan, hasetten, ihtirastan uzak, kendi kabuklarında doğup, büyüyüp, yine kendi kabuklarında çürüdükleri, kalın kabuklarından içeri sızan bir demet ışık huzmesini fark edemeyecek kadar âmâ, dışarı âlemde ki fısıltılara, cıvıltılara, şırıltılara kulak kabartamayacak kadar işitmez, kabuklarından içeri damlayan bir yağmur katresinde boğulacak kadar savunmasız, akıl cambazlıklarına vakit bulamayacak kadar meşgul oldukları zamanlarmış. Kâinattan bihaber yaşar, yaptıkları küçük hataları günahtan sayarlarmış. Bu insancıklar kötü huylardan ne kadar uzaksalar, sevmekten, kıymet bilmekten, hürmet göstermekten, şükretmekten de o kadar uzaklarmış.
Gün gelmiş onları bütün bu alametlerden muhafaza eden kabuk çatlamış ve yıllar yılı uzaklarında uçuşup duran çeşit çeşit haller zavallı insancıklara hücum etmiş. İşte bu andan itibaren zaman onlar için sonlanmaya başlamış.
Gelgelelim kabuğun çatlamasına neden olan hikmete, asıl hikâyeye…
“Gök kubbenin altında bulup bulabileceğiniz en görkemli yapıdır.” Diyerek böbürlenmişti Bağdatlı kâtip. Hakkı da vardı doğrusu. Böylesi bir çarşı ne görülmüş ne duyulmuştu. Koca çölleri aşıp onca yokluktan sonra böyle bir medeniyetle karşılaşmak, her dilden hayret nidalarının dökülmesine değiyordu.
Kimisi yolu düşüp de Bağdat’a çarşıya şahit oluyor, kimi şanını duyup zengin olmak ümidiyle tasını tarağını toplayıp Bağdat’a geliyor, kimi de tasvir edilen bu mimariyi dünya gözüyle bir kez görmeye heveslenip elde avuçtakini satıyor, Bağdat’a varmak üzere yola çıkıyordu. Bağdat halkı bu durumdan ziyadesiyle rahatsızlık duysa da çarşının esnafı halinden memnundu. Ne kadar insan o kadar bolluk demekti. Civardan akın akın gelen gezginler, dervişler, efendiler, paşalar için sarayın bütün elçileri vazifelendirilmişti.
“İşte Bağdat’ın kalbi!” dedi Alâeddin yüksek ve heyecanlı bir sesle. Sarayın elçilerinden biriydi. Çok iyi Fransızca bilir Latinceyi kendi dili gibi konuşurdu. Daha önceleri uzun yıllar Fransa’da ikamet etmişti. Orada geçirdiği yılların ödülü olsa gerek ziyadesiyle kibar bir gençti. “Yüce tanrım!” diye hayret dolu nidalar yükseldi arkasından. Kendinden emin bir vaziyette topuğunun üzerinde arkasına döndü ve az önce kendisine gülümseyen genç bayana bakarak; “Hayrete düşmekte haklısınız efendiler hanımefendiler. Burası cennet bahçelerinin yeryüzü üzerine düşen aksidir.” Diye fısıldadı. Sözlerinin tesirini her surette ölçtükten sonra çarşı hakkında bilgi vermeye başladı. Bir yandan anlatıyor bir yandan da yavaş adımlarla ilerleyerek anlattıklarının asıllarını bizzat yerinde gösteriyordu. “İşte şu gördüğünüz çarşının girişidir. Bu mimaride kullanılan taşlar, şeyhimizce Mısır’dan getirildi. Firavunun mezarlarında kullanılan taşların tıpatıp aynısıdır. İki yanında bulunan hurma ağacı siluetinde ki sütunların üzerine altın işlemeyle Leyla ile Mecnun kasidesinden meclis tasvirleri mevcuttur.” Dedi Alâeddin. Kafile çarşının büyüsüne kapılmıştı bile. Bir batı kafilesini daha şehrinin en gözde yapısına hayran bırakmanın keyfini çıkarıyordu.
Sabah ezanından sonra başlanılan çarşı gezintisi, ikindi vaktinde son buldu. Kafile temiz bir hana yerleştirildikten sonra Alâeddin aylaklık etmek üzere saraya ağabeyinin yanına geri döndü.
“Ohhoo bizim kibar oğlan gelmiş yav! Yine hangi ecnebinin ayak işine koştun?” dedi Celal ardından da kahkahayı koyuverdi. Mutfağın önünde taze etlerle uğraşıyordu. Alâeddin keyifle cebinden çıkardığı keseyi gösterip havada salladı. “Sen şu kasaplık işinden benim kazandığım kadar kazansan diyecek lafım yok ya ağabey ama boş konuşuyorsun.” “Hadi be oradan sende!”dedi Celal. Ondan fazla kazanması canını sıkmaya başlamıştı. Alâeddin az ötede ki emsallerinin yanına oturdu. Burası sarayın ayak takımının yiyip içtiği yerdi. Sarayın öyle bir yerine kuruluydu ki bu avlu, saray ahalisinden kimi istersen görmek mümkündü. Alâeddin saymayı bitirdikten sonra sevinçle ayağa kalkıp Celal’e seslendi. “Heyt be! Ağabey şu elimdeki keseyi görür müsün? İçinde şıngırdayaduran şey senin bir haftalık hâsılatındır.”dedi. “Vay beynamaz seni! Sen de benim şu elimdekini görür müsün?” dedi elinde ki satırı göstererek. “Az daha benimle lakırdı edersen dilini nah şuracıkta eline veririm.” Civardakiler gülmeye başladı. Yoldan geçen genç kızlar durup ne olduğuna bakıyor sonra kıkırdaşıp yollarına devam ediyorlardı. “Cık cık cık.” Diyerek başını iki yana salladı Alâeddin. Elindeki keseyi bir elinden diğerine atarak ağabeyine doğru ilerledi. Yolun yarısına geldiği sıra içi para dolu keseyi yere düşürdü ve almak için eğildi…
Başını kaldırdığında burnunda ruhunu bayıltan misk kokusu gözlerinde yüreğini göğsüne dar eden bir çift derin karanlık vardı.
Kim bilebilirdi ki şu basit lahza Alâeddin’in sona attığı ilk adım, âlemin kabuğunun çatırdadığı ilk andı.
“Bu ne ala zulmet!” diye geçirdi içinden Alâeddin. Yüreğinin orta yerinden kesilip ikiye ayrıldığını hissetti. Şu bir çift göz vücudunun her zerresinde ki cerihayı toplayıp kalbine nakşetmişti sanki. Bu ne sancıydı ya rabbi! Acıdan inim inim inlemeye bile maniydi. Dili damağı kurumuştu. Bir nefeslik vakitte ömründe çekmediği eziyeti çekmişti. Kalbine zulmeden zalimin kim olduğunu bilmek istedi haliyle; “Ruhumu gözlerine mahkûm eden bu güzel, ismini de lütfeder mi acaba?” Gözlerinin üzerine tekrar tekrar beyaz bir perde düşüp aralandı güzelin. Yüzünde manidar bir gülümseme tezahür etti. “İsmim iffetimin bekçisidir. Lütfedip de mahrem kapılarımı ele açmaya ne hacet.” Dedi ve Alâeddin’in sol yanından kalbini kendisine esir ederek geçip gitti. Geçmesine geçti lakin kaderi Alaeddin’i tekrar göreceğine dair yeminliydi.
“… Ulan kime diyorum. Saraylı kadınlara ne vakittir göz diker oldun? Hasbınallah! Melül melül bakma öyle gel yanıma da işin ucundan tutuver.” Bütün bu lakırdı Alâeddin’in kulağına geldi amma…
Ah gözlerini bir ayırabilseydi şu naif güzelin üzerinden! O vakit her şey tastamam olacaktı lakin ne mümkün! Ancak ensesine yediği tokatla kendine gelebildi. Ahaliden yine bir kahkahadır ki koptu. “Hah mösyö Alâeddin teşrif buyurdular.” dedi Celal sırıtarak.



962
